Tırmanışa Dair Ne Varsa! Evren Karadağ Yılmaz

Evren Karadağ Yılmaz… Türkiye’deki Spor Tırmanış tarihinin başlangıcına tanıklık eden; yaptığı başarılı tırmanışların yanı sıra yarışmacı, antrenör, sanatçı ve organizatör kimlikleriyle ülke sporunun gelişiminde büyük rol oynayan değerli bir isim. Kendisiyle spora başladığı ilk yıllarını, onda iz bırakan isimleri ve tırmanış bölgelerini, Türkiye’deki kadın tırmanışı ve genç sporcularımız hakkında konuştuk.

Türkiye’de kadın tırmanıcı dendiği zaman akla gelen ilk isimlerden biri de sizsiniz. Tırmanışla yolunuz kesişti?

Üniversitede okuduğum yıllarda doğada olmayı, keşfetmeyi; keşfettiğimiz bu yerlerde kamp yapmayı çok seviyordum.  Şanslıydık çünkü o zamanlar el değmemiş koylar, vadiler, patikalar bulabiliyorduk. Sene 96 ya da 97 olmalı, üniversiteden gittiğimiz bir ekiple Ballıkayalar kanyonunda yürüyüş yaparken kayaların üzerinde sekmeye, kendime daha zor yürüme alanları yaratıp hoplayıp zıplamaya çalıştığımı hatırlıyorum. Arkadaşlarımın tabiriyle “Keçi gibi yürürdüm” hiç bıkmadan, usanmadan, yorulmadan…

Daha sonra bu işi daha zorlu etaplarda tırmanarak, zirveler yaparak teknik anlamda ilerletmek istedik. Yürüme modundan tırmanış moduna geçmeyi istiyorduk.  Tam da bu konuları konuşurken, kampçılık konusunda bana her zaman destek olmuş arkadaşım Alptekin Başkır, bu işi daha teknik anlamda öğrenebileceğimiz dağcılık kulüpleri olduğundan bahsetti. Bu vesile ile dağcılık eğitimi almak için Ytüdak’a (Yıldız Teknik Üniversitesi Dağcılık Kulübü) kayıt oldum. Böylece kampçılık ve kış kampçılığı, Çınarcık, Uludağ, Trans Aladağlar deneyimlerinden sonra sıra Kaya Tırmanış eğitimine gelmişti… Ballıkayalar! İşte o anda bu sporun hayatımdaki her şeye yön verecek bir şey olduğunu inceden sezmiştim.  

YTÜDAK ile Trans-Aladağlar – 1998

Tırmanışa başladığınız dönemlerde Türkiye’de tırmanış hangi konumdaydı?

Ballıkayalar’a tırmanış için ilk gittiğimde sene 99 idi… Kulüp arkadaşlarımdan isimlerine aşina olduğum ve spor tırmanışta öncü olduklarını da duyduğum o isimlerle karşılaşmıştım. Sanki orada yaşıyorlarmış ya da onların yaşam alanıymış gibi algılanıyordu. Bölgeyi sahiplenmelerinden, uygulamaya çalıştıkları etik kurallar üzerinden bu kanıya varmıştım belki de…

Doğan Palut, Uğur Yılmaz, Öztürk Kayıkçı, Batur Kürüz, Emre Altoparlak, Murat Kandi… Ve bu isimler dışında tabi ki benim hatırlamadığım farklı isimler de vardı. O dönemlerde tırmanış, herkesin kendi limitlerini yükseltmeye çalıştığı, tatlı bir rekabetin var olduğu, doğa sevgisi ve bilincinin her şeyin önünde olduğu bir yaklaşım vardı. Yeni rotalar açılıyordu, herkes birbirini izliyor ve beta veriyordu… Kaya dibinde kahve içip tırmananları izlemek, herkesten bir şeyler öğrenmek çok iyi gelmişti. O, ayağını nasıl basıyordu? Şu kişi, rotanın o zor pasajını nasıl geçiyordu? Peki, burayı çözebilecek miydi gibi sorularla dolu meraklı gözlerle insanları izleyen ben, kimi zaman molalarda sohbetlere katılıyor, kimi zaman da kenara çekilip kitap okuyabiliyordum.

Gün içinde herkes vadide tırmanıyor, betalar havalarda uçuşuyor ve herkes sanki birbirini tanıyormuşçasına samimi davranıyordu. Günün sonunda köyün pastanesinde içilen çaya,  bol şerbetli tatlılar eşlik ediyordu. Yani bir avuç insan, hem rotalar tırmanıldıkça yeni rota arayışına giriyor, çeşitli zorluklarla malzemeler ediniyor ve rotalar açıyorlardı. İpler, ekspressler, kemerler gibi tırmanış malzemeleri malzeme yokluğundan dolayı arkadaşlar arasında ortak kullanılıyordu

Boulderhane – 2004

Kaya tırmanışıyla başlayan sporculuk kariyeriniz Türkiye’nin ilk milli tırmanış takımına seçilmenizle farklı bir boyuta evrildi. O süreci ve ilk yarışma deneyiminiz hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Şöyle anlatayım… Herkes tırmanışı, doğaya kaçma fırsatı veren bu eşsiz sporu, biraz da şehirlerden uzak durmak, alternatif bir yaşam yaratmak ve kendini kaya gibi bambaşka platformlarda sınamak için seçiyordu. İşin içinde kamp yapmak, partnerlik yapmak ve sosyal düzenin sana yakıştıramadığı her hal ve tavır ile özgürce takılabilmek vardı. Plastik duvar deseniz bugünkü gördüklerimiz duvarların yanından geçemez nitelikteydi… Amatör ruhla yapılmış birkaç ev duvarı, Atölye’deki küçük ama “biricik” tırmanış duvarımız, bir de Kandi’nin çabalarıyla kurduğu efsane Boulderhane.

”Boltların Efendisi” (XI-) Geyikbayırı/Antalya

Lider duvar mı? İstanbul içinde neredeyse yoktu.  Yani daha çok kayalarda var olan imkânlarla tırmanmaya, limitlerimizi zorlamaya çalışırken, Bafa ve Geyikbayırı gibi kaya tırmanış bölgelerinin de hikâyeye girmesi ile tırmanış dünyamız çeşitlendi. Yarışmaları sadece eğlenmek ve bir arada vakit geçirmek için bir bahane olarak görüyorduk. Tabi yine de yarışırken elimizden gelenin en iyisini ortaya koymaya çalışıyorduk. Ancak, plan ve programımızı hep kayada tırmanacağımız işlere ve projelere göre şekillendiriyorduk çünkü yarışmalar periyodik olarak yapılmıyordu.

Evren Karadağ Yılmaz Squamish’te V5 zorluğunda bir boulderda – 2002

Ancak tam bu noktada bir ek yapmak istiyorum. 2002 yılında dil eğitimi vesilesi ile gittiğim Kanada Squamish’de ilk defa kayada boulder ile tanışmıştım. Boulder’a olan ilgim iyice perçinlenmiş, bakış açım iyice değişmişti.  O zamanın Türkiye’deki tırmanış salonu standartlarına göre çok büyük ve kapsamlı tırmanış salonlarında antrenman yapma, arkadaşlıklar kurma imkânım olmuştu.  Ve bu süreç bakış açımda, tırmanışıma olan yaklaşımımda kalıcı değişimler yaratmıştı. Türkiye’ye döndüğümde bu işi daha ciddiye alarak ve daha fazla zaman ayırarak yapmak istediğimi biliyordum.

”Kabir Azabı” (XI+) Pelitözü/Bilecik

Uğur Yılmaz ile yollarımızın kesişmesi, milli takım süreci, kaya turneleri derken kendimizi iyice kaptırmıştık. Bundan sonra, yıllık planlamalar dâhilinde antrenmanlarımızı, kayadaki tırmanış faaliyetlerimizi ve yarışmaları şekillendirmiştik. Bu benim için tam olarak ‘‘istediğim zaman tırmanırım’’ modundan sportif moda geçişin ilk adımıydı.  Aktif olarak ve çok severek uyguladığım iç mimarlık mesleğimi, yarı zamanlı olarak sürdürmeye başlamıştım.

Tam o sıralar, ‘‘Türkiye Dağcılık Federasyonu milli takım seçmeleri yapacakmış’’ diye bir söylenti yayıldı. Önce tanıdığımız arkadaşlarımızdan “Spor Tırmanış Kurulu” seçtiler. Sonra da milli takım seçmeleri için hazırlıklar başladı. Tam bir bilinmezlik; bilinmezliğin yarattığı heyecan ve macera hissi…  Nasıl yani, milli takım mı kurulacaktı? Bunun için mi yarışacaktık? Yurt dışındaki yarışmalara gidip yarışmak nasıl olabilirdi ki?

Bilinmezliğin verdiği soru işaretleriyle, 2006 yılında Sakarya’da yapılan ilk milli takım seçmesine gidiyoruz. Yarışan isimler arasında kimler yok ki? Rotalar Kalin Garbov (Şef) ve Milen Vidinovski isimli Bulgar rota yapıcıların elinden… Onların vizyonu ile kim bilir nasıl rotalarda yarışacağız, kesin zorlamışlardır derken ben ve Uğur kendi kategorilerimizde 1. oluyoruz. İyi bir başlangıç oldu bizim için.

Kısa bir süre sonra Federasyon,  Rusya’ya Avrupa Şampiyonası’na katılacağımızdan bahsediyor. Sene içindeki diğer dünya kupalarına katılabilmemiz için bu şampiyonaya bir kafile gitmesi gerekiyordu. Bu süreçte dört farklı yarışmadan sadece Sakarya yarışması tamamlandığı için küçük bir kafile ile gidiliyor. Sadece birinci olan sporcular, teknik menajer ve yöneticimiz Nejat Akıncı… İlk yarışma, ilk heyecan… farklı gözlemlerimiz oldu.

Yarışma boyunca neleri daha iyi yapabiliriz, hangi noktaları iyileştirmemiz gerekiyor diye Nejat abi ile uzun uzun konuştuk, notlar aldık. O da bu süreçte bizi dikkatle dinliyor, notlar alıyordu. Vizyonu çok açıktı ve bizi diğer Avrupa takımlarının antrenörleri ve iyi sporcuları ile tanıştırıyordu. Bizim için Martina Cufar ile röportaj bile ayarladı. Kendisiyle, güzel bir sohbet etme fırsatımız olmuştu. Milli takımımızın ve ülke tırmanışının gelişmesi için, ilerleyen zamanlarda neler yapmamız gerektiğini anlattığımız şeklinde bir rapor hazırladık. O dönemin federasyonu değerlendirdi mi bilmiyorum.

İlk yarı final! İspanya/Marbella – 2006

Uluslararası bir yarışmada yarı final gören ilk ve tek Türk tırmanıcısınız. Neler oldu o yarışmada?

O yarışmadan sonra, Murat Şen ve Nejat Akıncı’nın yönetici olarak katıldığı 8 kişilik bir milli takım kadrosuyla İspanya, Marbella’da gerçekleşen lider disiplinindeki dünya kupasına gittik. Bu sefer takım daha kalabalıktı. İlk gün elemeler oldu. Akşam bütün takım oturmuş yemek yiyorduk, Nejat abi büyük bir heyecanla tebessüm ederek yanımıza geldi ve ”Evren yarı finale kalmışsın!” dedi. İlk başta şaşkınlıktan bunun ne demek olduğunu anlayamadım. ”Bizim ekipten bir ben mi kaldım? Yalnız mıyım?” Diye sordum. ”Evet, maalesef ” dedi. Hem yarı finale kaldığım için mutluydum hem de tek başıma olduğum için içim biraz buruktu.  

O gece heyecandan zor uyudum. Ertesi gün, tüm takım kafilemizin desteği ile izolasyon alanına gittim. Fakat dünkü eleme izolasyonunda güle oynaya zaman geçiren, rahat takılan sporculardan eser yoktu. Biraz neye uğradığımı şaşırmış gibiydim. Diğer ülkelerin sporcuları takım halinde ve hepsi antrenör eşliğinde ısınıyorlardı. Herkes eleme izolasyonlarına göre çok daha ciddiydi. Sonuçta 26 kişiden 8 finalist seçilecekti. O an psikolojik olarak kendimi zayıf hissettiğimi hatırlıyorum. Bir de ısınma duvarını komple işgal etmişlerdi, benim ısınmam imkânsız gibiydi. Tek başına olmanın getirdiği çekingenlikle giremedim duvara.  Şınavla, mekikle bir şekilde ısınmaya çalışmıştım. Zaten ne kadar tırmanabilirim ki, rota çok zor olmalı düşünceleri ile beklemeye başladım.

26. Olarak girdiğim için ilk sırada çıktım. Ve yarı final rotası… Sonucun aslında beklediğimden daha iyi olduğunu söyleyebilirim. İlk boltta düşmek veya heyecandan hareket edememek söz konusuydu. Korktuğumdan daha iyi ilerlediğimi hatırlıyorum ancak, o deneyimsizlik ile yarı finale kalmış herhangi birini geçmem imkansız gibiydi. Yarışmayı 26. olarak tamamlamış oldum.

Takım arkadaşlarımın desteğini hiç unutmuyorum. Arkamda beni izleyen ve destekleyen koca bir takım vardı. Sevgili partnerim Uğur Yılmaz, Serkan Ercan, Doğan Palut, Duygu Yarsur, Gürgel Özver vardı. Hatta takımda olmadığı halde sırf yanımızda, destek olmak, bizimle bu deneyime birebir şahit olmak için Zorbey Aktuyun’da geldi. Kendisinin de desteğini hiç unutamam. Tırmanış sevgisi ve o bağla kurulan dostluk böyle bir şey işte… Yarı finale kaldığım yarışma yüksek katılımlı olmasa da bu,  yaşadığım yarı final gerçeğini değiştirmiyordu. O heyecan ve deneyim, sporculuk hayatımda eşsiz bir değere sahiptir.

Aladağlar…

Tırmanış dışındaki zamanlarda neler yapıyorsunuz?

Tırmanış dışındaki zamanlarda evde vakit geçirmeyi, resim yapmayı ve kitap okumayı seviyorum. Sessizliği, kendimle vakit geçirmeyi seviyorum… Ancak son dönemlerde doktora eğitimime devam etme kararı aldığım için ağırlıklı olarak mesleki kitaplar okuyorum ve zaman ayırabildiğimde tabi ki eş, dost, akraba ziyaretleri ile özlem gidermeye çalışıyorum.

Tırmanıcı ruhunuz olduğu kadar sanatçı bir ruhunuz da var. Tırmanış mı daha çok sanatçı ruhunuzu besliyor ya da tam tersi mi?

Aslında tek bir ruhumuz var o da seçimlerimizle aydınlanıyor veya besleyemezsek kararıyor…

Tasarımın da tırmanışında özünde ortak bir dürtü var diyebilirim. “Problem çözmek” ve bu problemi çözerken yaşadığın tasarım süreci gibi, tırmanışta da bir rotayı çözmek ve çıkmak arasındaki süreç işin özü aslında. Sonuçta yaptığınız tasarım çalışır ya da çalışmaz, rota biter ya da bitmez ama macera hep devam eder. İçimde ve dışımda iki farklı dünya var olduğu yönünde şahsi bir düşüncem var ve bu dünyaları besleyen, geliştiren etkenler var. Fiziksel bir keşif ve mücadele için tırmanmak inanılmaz bir serüven. Bitmek bilmeyen, her yıl her yeni yaş ile farklı bir hale bürünen bir spor. Sanat ise, inanılmaz bir olgu. Bir yaşam kaynağı, tarifi bu sayfaları aşacak kadar derin bir konu ama ruhu beslediği ve insanlık ile ortak, güçlü bir dili olduğu kesin. Sanatçı ruhum olduğunu söylemişsin, teşekkür ederim ancak bu iddialı olur. Sanata ilgim, çizime, resme duyduğum aşkım olduğunu kabul ediyorum. Güzel Sanatlar ’da bir bölüm okumak istediğime ortaokulda karar vermiştim.

Sanat ve spor… İşte sanatın iç dünyamızı, dış dünyaya baktığımız penceremizi zenginleştirdiğini, tırmanışın kendi fiziksel sınırlarımızı, yapıp yapamayacaklarımızı, korkularımızı, mutluluklarımızı, kızgınlıklarımızı ve hatta egolarımızı gözden geçirme, yüzleşme ve iyileştirme imkânı verdiğini düşünürsek, harika tamamlayıcılar olduğunu söyleyebilirim.

Tırmanış dünyasına adını altın harflerle kazımış bir isim: Lynn Hill

Kadın tırmanıcı dendiği zaman akla ilk gelen isimlerden biridir Lynn Hill. Dönemine damgasını vurmuş ünlü tırmanış efsanesinin sizdeki yeri nedir?

Benim tırmanışa başladığım yıllar onun bu sporda en üst seviyede olduğu yıllardı. Hem güzelliği, hem cesareti hem de başarılarıyla adından sıkça söz ettiriyordu. Onun ismi bizim için çok kıymetliydi. Hayata olan yaklaşımı, felsefi yaklaşımıyla bizim kuşağı etkileyen önemli bir isim Lynn Hill. Rekor tırmanışları var, yaptığı çok fazla ilk çıkış var ama hepsinin arkasına bak, hepsinde güçlü bir hikâye var…

Peki hayran olduğunuz ya da tanıştığınız başka kişiler var mı?

Lyn Hill dışında Muriel Sarkany, Martina Cufar, Lisa Rands güçlü isimlerdi… Wolfgang Gullich, Ben Moon, Jerry Moffat, Fred Nicole, Yuji Hirayama, Chris Sharma gibi isimler başladığım dönemlere damgasını vurmuş çok önemli tırmanıcılardı…

Katıldığım uluslararası yarışmalar, yurtdışında yaptığımız tırmanış kamplarımız ve kendi organizasyonlarımız olsun birçok ünlü tırmanıcı ile tanışma ve birlikte tırmanma fırsatı yakaladım… Ancak bunlardan iki önemli ismin bende yeri ayrıdır. 2006 yılında gittiğim İspanya Marbella’daki yarışmada Japon tırmanış efsanesi Yuji Hirayama ile tanıştık, kendisinin katıldığı son yarışmalardan biriydi. Çok mütevazı bir yaklaşımı vardı, takımca yanına gittiğimizde kısaca sohbet etmiş, hep birlikte fotoğraf çektirmiştik.  Daha sonra İtalya’nın popüler tırmanış bölgesi Arco’da, uzunca bir zaman sonra da Antalya, Geyikbayırı’nda karşılaştık. Bizi hatırlayıp yanımıza geldi, ‘’Merhaba, sizi hatırlıyorum!’’ diyerek konuşmaya başladı. 8a+ zorluğundaki bir rotaya ısınma olarak girecekti, ‘’izleyebilir miyiz?’’ diye sorduğumuzda  ‘’onur duyarım, tabi ki ’’ dedi. Çok etkilenmiştim. Tırmanış başarılarının yanında alçakgönüllü ve mütevazı tavrı, ona olan hayranlığımızın boşuna olmadığını kanıtlar nitelikteydi.

Fred Nicole… Yaşam stiliyle, tırmanış tarihine yaptığı inanılmaz katkılarla tırmanış dünyasında farklı bir köşe taşıdır Fred Nicole. Kendisinin geçmişini anlatmama gerek yok. Merak edenlerin araştırıp okumasını tavsiye ederim. Gittiği her bölgede kendine has üslubunun izlerini görebiliriz… İsviçre’de, Fransa’da, Amerika’da, Güney Afrika’da, Avusturalya gibi dünyanın en önemli boulder bölgelerinde…  Tırmanışa başladığımız yıllardan beri kendisi farklı yaklaşımı ile her zaman etkilemiştir beni.

Rocklands – 2004

Tam da bu noktada Rocklands’i ve Fred Nicole’u sormak istiyorum aslında. Afrika maceranız nasıl başladı?

Gerçekten de hikâyesinin daha uzun ve köklü olması sebebiyle Afrika’nın yeri bende diğer tüm bölgelerden çok farklı diyebilirim. Sene 2004, Ortaköy’deki Atölye’de Züleyha Geels Görken ile karşılaşmamla başlıyor bütün macera.  Tırmanış arası güzelce muhabbet ediyoruz, heyecanla planlar yapıyor ve 5 ay sonra dört kız arkadaş, kendimizi Güney Afrika’da; çadırda konaklamalı, bol maceralı bir bouldering tırmanış turunda buluyoruz. İçimdeki yoğun tırmanış isteği ve motivasyonuna karşın, crash pad bile olmayan, çadırla vahşi bir doğada konakladığımız ve yanlış mevsimde gittiğimiz bu faaliyet keşif ve macera faaliyeti olarak son buluyor… Ancak Rocklands’in uzun yıllar sürecek cazibesine kapılmıştım bir kere. Kırmızı topraklar beni tekrar ağırlayacağının sinyalini vermişti…

Rocklands – 2015

Dünya’nın en popüler bouldering bölgelerinden biri olan Rocklands’i Rocklands yapan; oraya ruh veren bir isim Fred Nicole.

2015 yılında Uğur ile birlikte Güney Afrika’ya 3.kez yolculuk yapıyordum. O yıl doğum günüm faaliyetimizin tam da ortasına denk gelmişti. Çay, kahve içmek ve güzel bir pasta yemek için tırmanış bölgesine en yakın kasabadaki “Nancy” çay evi’ne gittik. Gittiğimiz mekanda yan masamızda Fred Nicole oturuyordu. Ne güzel bir tesadüftü bu bizim için. Masadan selamlaştık. Sonra Fred Nicole, kardeşi ve kız arkadaşı ile giderken masamıza uğradı. Tanıştık. Kısaca sohbet ettik, Türkiye’den geldiğimizi duyunca şaşırmış ve ilgilenmişti. Uğur’la kendi aramızda “ne güzel bir doğum günü hediyesi oldu bu karşılaşma” diye konuştuğumuzu hatırlıyorum.

Üstad Fred Nicole ile aynı karede olmak… Şampiyonlar ligi gibi fotoğraf. Rocklands / Güney Afrika – 2018

Oradan sonra da kendisiyle arkadaşlığımız devam etti. Mesela, o sene Uğur’da ben de onun klasik rotalarından bazılarını tırmanmıştık. Bir gün bizi kibarca kaldıkları cottage’a davet etti. Biz de ona ait olan çıktığımız rotalardan bahsedince ve Uğur’un ”Moiste Meiste” (8B)’lik rotasının çıkışını duyunca, bir şarap açtı bizim için. Hep beraber kutlamış, birer kadeh kaldırmıştık. Bizim için unutulmaz ve çok özel bir akşamdı. Gerçek klasik bir romanı, yazarından imzalı hediye almak ve kitap hakkında konuşup sohbet etmek gibi özel bir geceydi.

”Lapin ou canard” (7A) – Fontainebleau / Fransa

Fransa’nın ünlü boulder bölgesi Fontainebleau’ya da gitmiştiniz, orası sizde nasıl bir hissiyat bıraktı?

Büyülü bir orman. Etkisinde kalmamak, bu büyüye kapılmamak imkansız. Bölge ve orman tarihi açıdan da çok değerli bir geçmişe sahip. Bu köklü geçmişe bouldering tarihinin de eklenmesiyle bölge ayrı bir anlam kazanıyor.  Bu ormanda, bu eşsiz kaya formlarının arasında, tırmanış amaçlı gitmesem bile yürüyüş yapmak, orada vakit geçirip dinlenmek için bile gidebilirim.

Tırmanışın mekkesi Fontainebleau’da tırmanış

Gelelim bizim Font’da yaşadığımız hikayeye… Redbull’un ”Senin Maceran” kapsamında gideceğimiz ilk proje. Heyecanlıyız! Hem bölge olarak tırmanışın mekkesi diyebileceğimiz bir bölge, hem de Redbull ile kanatlandığımız ilk proje. Daha anlamlı başka bir bölge olamazdı herhalde.

Oraya gitmeden birkaç ay öncesine kadar her şey yolunda gidiyordu. Hem kayada hem plastikte güzel tırmanışlar yapıyorduk. Gitmeden bir ya da iki ay kadar önce, arkadaşlarla birlikte Bafa’da tırmanırken Uğur bir rotadan düştü ve ayağı kırıldı. Kırık, dikey yönde ilerlediği için alçıya da alınamadı. İlk 15 gün atel takıldı. Temel ihtiyaçları dışında ayağa kalkmaması gerekiyordu. Uğur evde hareketsiz dinleniyorken, ben de bir yandan kendisine destek oluyorum, bir yandan da motive bir şekilde ev antrenmanlarına devam ediyorum. İp atlamalar, şınavlar, barfiksler, esnemeler…

Dışarı çıkamadığım için kaptırmış gidiyorum. Bu antrenmanların birinde Fingerboard’ta iki parmak barfiks çekerken elime bir acı saplanıyor. Akabinde elimde sürekli uyuşma hissi ve tatsız bir acı başlıyor. Hem spor hekimliğindeki doktor hem de tırmanıştan arkadaşımız sevgili Dr. Durukan Türe’de sinir kılıflarından sakatlık geçirdiğim sonucuna varıyorlar. Sonuç: Fontainbleau’ya bu şekilde; her ikimiz de sakatlıkların etkisiyle ne yapacağımızı öngöremez bir şekilde gidiyoruz. Ama yıllar ve kazandığımız deneyimlerle bir faaliyet öncesi veya bir faaliyet sırasında yaşanan sakatlıklara rağmen keyif almanın, o şartlarda tırmanabilmenin ve devam edebilmenin yollarını da biliyoruz. Bu da sizin başka bir yönünüzü güçlendiriyor aslında. “Elinizdekilerle yapabileceğinizin en iyisini yapabilme”…  Sonuç olarak, Font’a kesinlikle tekrar gitmemiz gerekiyor. Çünkü bölge gerçekten de eşsiz kaya formlarıyla, ormandaki konumuyla ve tırmanışa sunduğu teknik zenginliğiyle tekrar tekrar gitmeye değer. Her seviyede tırmanıcı için gerçek bir tırmanış okulu diyebilirim.

8 Mart 2020 Dünya Kadınlar Günü, Petzl Ted Boulder Cup 4

TED Boulder Cup’ın 4.sü de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne ayarlamanız, aslında bu konuya önem verdiğinizi gösterir nitelikte. Hem organizasyon bazında hem de genel olarak kadın kitlenin tırmanış sporuna olan yaklaşımını nasıl değerlendirirsiniz?

Plastikteki antrenmanlarımın azaldığı son dönemlere kadar her zaman kadın tırmanıcılarla birlikte tırmandım ancak İstanbul büyük ve trafik problemi olan bir şehir. Bu nedenle, tahminimce herkes kendisine uygun bulduğu lokasyonda tırmanıyor ve zamanı denk getirip birlikte antrenman yapmak hayal oluyor… Yani sisteme ne kadar uzak gibi görünsem de kadınların bu işe katılması, popülasyonun artıyor olması çok mutluluk verici. Ben her zaman kadın tırmanıcılar için bir şeyler yapmayı istedim, yapacağım da. Bu konuyla ilgili ayrıca planlarım var. Toplumsal olarak kadınların birçok noktada sorun ve zorluk yaşadığı ülkemizde, bu spora gönül veren tüm kadın tırmanıcı dostlarımızı yürekten destekliyorum. Şunu da eklemeliyim ki, tırmanış estetik bir spor olduğu için kadınlara çok yakışıyor.

Profesyonel tırmanış sporcusu Mina Markovic’in yaptığı ”Simond’la Güçlü Kadınlar Buluşması” isimli workshop

Petzl TED Boulder Cup 4’e gelirsek… Bu sene gerçekleştireceğimiz yarışmanın içerisine her halükarda kadın tırmanıcılarımız için bir içerik koymayı düşünüyorduk. Böyle özel bir güne denk gelmesi bizim için de çok iyi oldu. Uğur ile bu konuya uygun isim listesi çıkardık. Yarışmamıza uygun olabilecek isimler arasında Slovenyalı profesyonel kadın sporcu Mina Markovic son kararımız oldu.  Kendisi yarışmamızın özel misafiriydi. Türkiye’deki kadın tırmanıcılar için buradaydı. Kadınlar gününde kadınlara özel bir workshop yaptı, çok değerli bilgiler ve kişisel deneyimlerini paylaştı. “Simond’la Güçlü Kadınlar Buluşması” isimli bu workshop bence güzel bir paylaşım oldu.

Yarışma için hediye ödüllü rotalar oluşturduk. Tüm ödülleri kadın tırmanıcılara kendisi takdim etti. Ve daha da önemlisi yarışma sırasında sporcuların arasına katılıp onlarla birlikte tırmandı. Bundan daha güzel bir etkileşim düşünemiyorum. Yarışmamıza katılan 140 sporcudan 40’ı kadın tırmanıcılardı. Önceki senelere göre umut verici bir sayı. Dünyada popüleritesi artan “kadın tırmanıcılar” rüzgarını biz de ülkemizde kendi imkanlarımız ölçüsünde estirmeye çalıştık. Ve bunu çok sevdik. Bu sadece bir başlangıç ;

Ted Boulder Cup 3

Siz de yıllardır antrenörlük yapıyor, Uğur abiyle beraber TED Boulder Cup organizasyonlarını hazırlıyorsunuz. Genç jenerasyonu yakından takip eden biri olarak, gözlemleriniz ve düşünceleriniz neler?

Kesinlikle potansiyel var. Miniklerin, küçüklerin ve gençlerin bu işte kalıcı olabilmesi için, motivasyon ve sürükleyicilik sağlamak için ailelerin ve kurumların (okullar, kulüpler ve federasyon) tam desteğine ihtiyaç var. Eskiden bunu tanımlamak daha zor olabiliyordu. Ancak şimdi aileler de bu işi daha yakından görüp anlama şansı buluyorlar ve tırmanışı artık eskisi kadar tehlikeli bulmadıkları için destek oluyorlar.

Şu an bulunduğum noktadan baktığımda, tırmanışa erişim anlamında şartlar bizim dönemimize göre daha iyi ama bu iş gerçekten imkân meselesi diyebilirim. Biz ilerledikçe diğer ülkeler de yerinde saymıyor, daha hızlı bir şekilde ilerlemeye devam ediyorlar. Potansiyel olarak bakarsak, bu işe yatkın olan birçok gencimiz var elbette. Ama bu sporculara yeterince yatırım yapılmadığı için, elde sadece ülke içindeki başarıları kalıyor. Yurt dışına hedef koyamayınca, bir yerde motivasyonu kaybediyor, haklı olarak gelecek kaygısı ile yavaş yavaş tırmanıştan kopuyorlar.  Belli bir seviyeye kadar Türkiye’de bir alt yapı edinebilirler ama uluslararası yarışmalarda yarı final, final, hatta olimpiyat hedefi olacak bir sporcunun yurt dışında yarışma ve kamp tecrübesini geliştirmesi gerekiyor.

Aslında yurt içinde de büyük yatırımlar yaparak aynı zemin sağlanabilir. Bu, çok bilinmeyenli karmaşık bir denklem. Ama temelinde her şey iyi bir bütçeye, iyi bir ekonomiye dayanıyor. Hepsi çok motive ve istekli olmalarına rağmen(başta da belirttiğim gibi), bu imkânların sağlanması, aslında yönetsel bir durum. Yani maalesef şahsi olarak gençleri ve biz antrenörleri aşan bir konu.

Dönüm noktası, ”Caroline” (7C+) – Rocklans / Güney Afrika

Tırmanış hayatınızda büyük bir dönüm noktası oldu mu?

Aslında birkaç dönüm noktası oldu. Ancak en etkili hissettiklerimden birini anlatayım. 2014 yılında Rocklands’te ‘’Caroline’’ adlı rotayı tırmanırken geçirdiğim kaza tırmanış hayatımdaki önemli virajlardan biriydi. Rotanın son hamlesini yaparken tutamayıp düştüm, crash pad’in tamamen dışına denk gelmiştim. Bu düşüşte sakrum kemiğim kırıldı. 4 hafta evde hareketsiz yattım. 6 ay hiçbir sportif aktivite yapamadım. Bu kaza daha sonra vücudumdaki diğer sakatlıkların bir nevi tetikleyicisi gibi oldu, belki de vücuttaki tüm sinirler bu bölgeden geçtiği içindir. Mesela şu sıralar elimde karpal tünel sendromu var, bunun da o kazadan sonra tetiklendiğini düşünüyorum. Böyle büyük sakatlıkların üstünden zaman geçip, ufak ufak atlatmaya başlayınca hayata daha şükür dolu sarılıyor insan. Bu deneyim seni daha güçlü yapabiliyor. Yokluğunda tüm değerleri daha iyi hissederiz… bir açıdan öyle oldu. Bu olay beni tırmanışa tekrar dönmek için daha çok motive etti diyebilirim.

Bahsedilen dönüm noktası da dahil macera dolu Rocklands belgesli

Böyle kazaların sporcuyu daha bilinçli bir şekilde tırmanışa geri döndürüyor gibi bir argüman oluşturduğunu düşünür müsünüz?

O kaza, size, bedeninize ve psikolojinize kazınıyor. Tırmanışa geri dönerken mutlaka etkisi oluyor. Bu etki olumlu mu olumsuz mu sanırım o sizin kazayı kendi tırmanış dünyanıza nasıl transfer ettiğinize kalıyor. En azından benim için öyle oldu. Daha güçlü geri dönmeme ve düştüğüm rota vesilesi ile korkumla yüzleşme kararı almama sebep oldu. Ve o bölgeye tekrar gidip yarım kalan hikayemi tamamlamış oldum. Bu noktada Uğur’un hakkını ödemeliyim gerçekten her zaman yanında oldu.

Rocklands

Peki son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Herkes kendi hikayesini yaşıyor bu dünyada, dolayısıyla tırmanışta… Bu oyunda hepimize yetecek kadar yer var. Herkes iyi niyetle yaklaştığı sürece, ister sadece kapalı, plastik duvarlarda tırmansın, ister sadece açık havada kayalarda, ister lider tırmansın, ister geleneksel, ister çok ip boylu, ister boulder tırmansın kısa, ister yüksek… Herkes birbirini destekleyerek, birbirini “görerek” bu işi sürdürebilir. Neden senin yaptığın diğerlerinden farklı olsun ki! Bu ülkede herkes kendi imkanları çerçevesinde bu işe, seyirci olarak, yazar olarak, sponsor olarak, sporcu olarak, antrenör olarak, sadece tırmanıcı olarak katkı sağlıyor. Bütünü oluşturan parçalar olarak kendimizi çok üstün tutmadan, ben olma çabalarımızı birbirimizi yok ederek sağlamaya çalışmadan yola devam etmemiz çok önemli diye düşünüyorum. Samimiyet ve alçakgönüllülük, bizi özlem duyduğumuz, birbirine saygı duyan ve değer veren bir topluluğa ulaştıracak diye umuyorum. “ilk” ya da “en” takılarını takıntı haline getirmeden, birbirimize zarar vermeden ilerleyebilmek umudu ile… Sağlıkla, barış içinde ve tırmanışla kalın.

Beraber yürüyebilmek… Fontainebleau

One thought on “Tırmanışa Dair Ne Varsa! Evren Karadağ Yılmaz

  1. çok güzel ve kapsamlı bir röportaj olmuş , eline emeğine sağlık . Türk ve Dünya tırmanış camiasındaki önemli isimlerle yapacağın zengin içerikli röportajları merakla bekliyoruz .

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir