Climbinn|İzmir’in En Büyük Tırmanış Salonu İle Röportaj

Climbinn ‘in kurucusu, sevgili Cem Manav hocam ile sohbetimiz sırasında fark ettiğim en temel duygu “Sevgi” idi. Dağcılık yaptığı günlerden, beyaz yakalı kariyerinden ve tabii ki İzmir’in en büyük tırmanış salonu Climbinn’den bahsederken gözlerindeki parıltıyı bilgisayar ekranından görebiliyordum. Sevdiği işlerin peşinden giden ve bunları da tam bir sporcu disipliniyle yapan birisi Cem Manav.

Ülke sporuna katkıda bulunmak emek ister, yolu sevgiden geçer. O yolu, Cem Manav’dan dinledik.

Cem hocam öncelikle davetimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Cem Manav kimdir? Biraz kendinizden bahseder misiniz?

Selam Berkay, ben teşekkür ederim. 1989 İstanbul, Kadıköy doğumluyum. Gençlik yıllarım; ilk ve orta öğretimim Gebze’de geçti. Ailem Gebze’de. Bir erkek kardeşim var, o da İstanbul’da yaşıyor. Ben de bildiğin üzere geçtiğimiz yıldan itibaren İzmir’de ikamet ediyorum.

Cem Manav köpeği Pamir ile birlikte – Cem Manav Arşivi

Eğitim hayatınız nasıl ilerledi?

İlkokul yıllarımdan itibaren sporla alakam olduğu için üniversite kariyerim de bu bağlamda şekillenmiş oldu. 2008 yılında Ankara Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi Antrenörlük bölümüne girdim, 2012’de mezun oldum. Dağcılıkla daha önce tanışıklığım olmasına rağmen ilk kez üniversitede tam anlamıyla başladım.

Spor hep hayatımın bir parçasıydı; üniversite ile bu parça daha da büyüdü. Üniversite yıllarım boyunca birçok branşla birebir iletişim halindeydim ve farklı deneyimler yaşama fırsatım oldu. Work & Travel programıyla birkaç kere Alaska’ya gittim, balık fabrikalarında çalıştım, balık tuttum, Amerika’yı gezdim. Erasmus sayesinde bir dönem Estonya’daydım, Avrupa’yı da dolaşma fırsatım oldu. Üniversitenin velinimetlerinden faydalandım diyebilirim.  O dönemin şartlarına baktığımda ve şu anki hayatımı düşündüğümde “İyi ki yapmışım!” diyorum. Hem İngilizce hem de entelektüel açıdan bana birçok şey kattığını düşünüyorum. O zaman ki cesaretimin şuan bulunduğum alana katkıları yadsınamaz.

Erasmus ve Work & Travel yaparken gittiğiniz bölgelerin dağlarına, kayalarına ya da tırmanış salonlarına gittiniz mi?

Estonya’da birkaç tane tırmanış salonu vardı. Düzenli olarak onlara gidiyordum ama esas Finlandiya Ladzinki’de, Kuzey Avrupa’nın en büyük tırmanış salonuna gidebildim. Çok güzeldi! Onun haricinde dediğim gibi o bölgede ne tırmanış yapabileceğim herhangi kayalık bir bölge, tırmanış bahçesi ne de dağlık bir alan mevcuttu.

Biraz eskiye dönmek istiyorum, ilkokul yıllarınızda sporla ilgilendiğinizi belirttiniz, hangi sporlarla uğraşmıştınız?

İlkokul 2. sınıfa giderken annemin beni basketbol kursuna göndermesiyle spora ilk adımımı attım. Sonrasında, ilkokuldaki din kültürü öğretmenim aracılığıyla doğa sporlarıyla tanıştım ve izcilik yapmaya başladım; kampçılıkla ilk kez bu vesileyle tanıştım. 90’lı yılların ortalarında Ballıkayalar’a kamp yapmaya gidiyorduk ve orada taytlı, uzun saçlı tırmanan insanlar görmüştüm. Doğan Palut veya Öztürk Kayıkçı’yı gördüm belki de ama emin değilim. O günlerden sonra üniversiteye kadar dağcılıkla bir etkileşimim olmadı.

Bir dönem tamamen amatör olarak futbol oynadıktan sonra beden eğitimi öğretmenimin yönlendirmesiyle atletizmle tanıştım. Uzun süre atletizmin içinde yer aldım; yaşantımın tam merkezindeydi ve hayatımı şekillendirdi. 1500, 5000 ve 10.000 metre koşucusuydum. Profesyonel atlet olma yolunda yapılacak ne varsa yaptığım bir dönemdi. Bu süreç haliyle üniversite tercihimi de etkiledi. Liseden mezun olunca Ankara Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi Antrenörlük bölümünü kazandım.

Atletizmde son yarışmam 2008’de Erzurum’da yapılan Üniversite Oyunları idi. Benden olimpik bir sporcu olmayacağını anladığım anda atletizmi bıraktım. Liseyi bitirdiğim zamana denk geliyordu: Bir gün TRT’de Anıl Şarkoğlu veya Tunç Fındık’ın Ballıkayalar’daki bir röportajına denk geldim. O anda “Evet bu sporun ismi dağcılıkmış, yıllar önce orada gördüğümüz adamlar kaya tırmanışı yapıyorlarmış.” diyerek aydınlandım. Üniversiteye girer girmez atletizmden uzaklaştım ve üniversitenin dağcılık topluluğuna katıldım ve dağcılıkla tanışmış oldum.

“Benden olimpik bir sporcu olmayacağını anladığım anda atletizmi bıraktım.” dediniz, bu kararı vermenizin nedeni neydi?

Hem milli takım tecrübem hem de artık 20’li yaşlara gelmiştim ve istediğim şeyin atletizm olmadığının farkına vardım çünkü çok yoğun antrenman programları içerisinde ciddi mücadeleler vermeniz gerekiyor; günde çift antrenman,  yılın tüm mevsimi yapılan kamplar derken limitlerimi zorlamıştım. Daha başarılı olabileceğim bir nokta yoktu açıkçası.  Üniversiteye gittiğimde 59 kiloydum ve dağcılık benim için bir çıkış noktası oldu orada.

Kulüp faaliyetleriyle dağcılık kariyeriniz başlamış oldu böylelikle…

Peak Lenin – Cem Manav Arşivi

Hep hedefleri olan bir insandım, farklı bir potansiyel olduğunu düşündüğüm yerlerde hep mücadele ettim. Dağcılıkta da Anıl Şarkoğlu’nun o röportajından sonra benim için bir hedefe dönüştü ve üniversiteye kaydımı yaptırdıktan sonra ilk işim Ankara Üniversitesi Dağcılık Topluluğu’na katılmak oldu.

Dağcılık kulübünün üniversite açılışında kurduğu standa gittim. Tanışma toplantısı olacağını söylediler. Burada şöyle bir detay var: Ben Gölbaşı’ndaydım. Dağcılık topluluğunun yeri Keçiören’deki veterinerlik fakültesinin içindeydi. Birbiriyle çok alakasız yerlerdeydi. İlk tanışma toplantısı bittikten sonra birileri “Bira içmeye gidiyoruz isteyen gelsin.” dediler. Gelmez miyiz be! İnsanlar çok sosyal ve enerjikti. Sevmiştim, üniversitede ait olduğum yer olduğunu düşünüyordum.

Kulüpte temel eğitimlerimi aldıktan sonra TDF’nin eğitimlerine başladım fakat vizyon olarak benden çok uzakta oldukları için bitirme gereği duymadım.

Üniversite dönemimde o amatör ruhla dağcılık kariyerim başlamış oldu. Gençliğin heyecanıyla kendimi adadığım ilk branş dağcılığın içerisindeki kaya tırmanışıydı. Okulun duvarı vardı, düzenli antrenman yapabiliyorduk ve Hüseyingazi, Karakayalar gibi bahçelere gidiyorduk. Dağa ilk gidiş ve ilk geleneksel tırmanış ile birlikte yöneleceğim alanın alpinizm olduğunu fark ettim. Atletizmle uğraşmamın buralarda faydasını gördüm diyebilirim.  

Çıfıt Adası, İzmir – Cem Manav Arşivi

Aladağlar’da sürekli uzun duvarlara girmeye başladık. Hasan Dağı, Süphan, Erciyes, Kaçkarlar, Ağrı gibi Türkiye’deki bildik dağlara gitmeye başladık. Başka dağlara gitsek de zamanımızın çoğu, Türkiye’nin cenneti, hepimizin kendini çok mutlu hissettiği Aladağlar’da geçti.

“Atletizmle uğraşmamın buralarda faydasını gördüm diyebilirim.”

Üniversite yıllarım genel olarak dağlarda geçti. Bölümüm ve hocalarım bu konularda anlayışlıydılar, o açıdan şanslıydım. Hem eğitim aldığım hem eğitim verdiğim hem de çokça tırmanış yaptığım bir yer Aladağlar, yeri ayrıdır bende.

Başka dağlara da gitmek istiyorduk. Nerelere gidebilirim? Ne yapabilirim? Farklı ülkeler ve farklı zirveler için ekonomik destek arayışlarına başladık çünkü öğrenciyiz, paramız yok, üniversiteden aldığımız destek de bir yere kadar götürüyordu bizi. Maddi yardım olmadan yurt dışında bir şey yapabilmemiz çok mümkün değildi. Fakat sonrasında, üniversitenin verdiği destekle, aslında güzel şeyler yapmaya başladık. Önce Kazbek’e sonrasında Elbruz, Demavent ve komşu ülkelerdeki yüksek dağları ziyaret etmeye başladım. Potansiyelimin çok yüksek olduğunu düşünüyordum ve devamlı yeni şeyler denemek istiyordum o dönemde. Gerçekten dağda olmak istiyordum. Bu dağlar benim için başlangıç oldu açıkçası.

Kazbek ve Mont Blanch’e yalnız gittim. Elbruz’a, 2013’teki ilk Türk kış tırmanışı için iki kişi gittik fakat tek başıma zirveye ulaşabildim. Bir yandan sevindirici bir yandan da üzücüydü. O dönemde okuyabildiğimiz kaynaklar çok olmasına rağmen yüksek irtifa ile ilgili takip edip örnek alabileceğimiz Türk olarak iki isim vardı: Nasuh Mahruki ve Tunç Fındık. Sonrasında rahmetli Emrah Özbay’ın da bazı girişimleri olmuştu. Birçok isim var aslında söylenebilecek ama bu kişilerin yazılarını ve faaliyetlerini okudukça izlemem gereken yolun belli olduğunu kafamda netleştirmiştim. Evet, ben bu işleri yapacaksam önce 5000 metre ve üzerindeki dağları tırmanıp sonrasında Pamir ve çevresindeki dağların kapısını aralamam gerekiyordu ama bu daha fazla para ve zaman demekti.  2013 yılında partnerim Serdar Çobanoğlu ile birlikte üniversitenin verdiği destekle Elbruz kış tırmanışından sonra Peak Lenin’e bir ekspedisyon düzenledik. Araştırmalarımızın sonucunda eski Sovyet Birlikleri’ndeki en kolay dağın Peak Lenin olduğu gözüküyordu. Bizim de ilk 7000’lik zirvemiz olacağı için oraya gitmeyi tercih ettik.

Başka dağlara gitsek de zamanımızın çoğu, Türkiye’nin cenneti, hepimizin kendini çok mutlu hissettiği Aladağlar’da geçti.

Snow Leopar Challenge muhabbeti de buradan geliyor. Eski Sovyetler Birliği sınırlarında yer alan Tacikistan, Kırgızistan ve Çin boyunca uzanan 5 tane 7000 metre üzeri dağ: Peak Lenin, Communism, Korzhenevskoy, Khan Tengri ve Pobeda dağları. Bu dağlara tırmanan kişilere o dönemde “Kar Leoparı” adında bir unvan veriliyordu. Bu unvanın amacı, o dönemde Sovyet dağcılarını daha fazla motive etmek, onlara tutunacakları bir dal uzatmaktı. Çok abartılacak bir yanı yok, bir ayda tırmanılabilen 5 dağdan bahsediyoruz. Birbirinden farklı zorlukları ve kendine has bir stili olan dağlar. Böyle bir proje yoktu kafamda, sadece dağda olmak ve uzun soluklu bir iş istiyorduk. Peak Lenin yolculuğumuz bu şekilde oluştu. Serdar ile beraber Peak Lenin’e gittik ve faaliyet başarıyla sonuçlandı. Zirveyi yapabildik.

Okulunuzun bu konuda destek vermesi ilgimi çekti Cem Hocam. Sizin zamanınızda okul buna benzer destekler veriyor muydu başka sporlara, yoksa sizin projenizi çok mu beğendiler?

Biz sürekli Sağlık Kültür Daire ve Spor Başkanlığı ve rektörlükle iletişim halindeydik. Rektörlükten para talep ediyorduk. Bir keresinde rektörlükle çok küçük bir meblağ için yaptığımız görüşmemizden şöyle bir cevap aldık: “Atlı sporlar topluluğu at istiyor, Amerikan futbol takımı da Amerika’ya gitmek istiyor…”

Ankara Üniversitesi’nin her ay çıkardığı bütün akademisyenlere ve öğrencilere ulaşan bir bülten vardı. Yaptığımız bütün faaliyetlerin düzenli olarak bu bültende yer almasını sağlayarak insanların zihinlerinde yer etmeye çalıştık. Elbruz tırmanışı onlar için çok güzel bir referans oldu. Üniversitenin her yerine fotoğraflarımızı astılar. Sonrasında zaten gerekli olan maddi imkanı bize sağladılar. Hemen Lenin’i organize ettik ve yola koyulduk. İlk kez bir ana kampta yer aldık, o kadar sporcuyla bir arada bulunduk, o kadar yüksek dağ silsilelerini gördük… Benim için muhteşem bir heyecandı, şu an anlatırken de çok heyecanlanıyorum. Peak Lenin ekspedisyonu başarılı geçti ve Türkiye’ye döndük. Serdar 19, ben de 20’li yaşlardaydım. Çok genç bir ekiptik. Yüksek irtifanın etkilerini bedenimizde hissettik. O keyfi, zevki ve adrenalini hissetmiştik bir kere ve akabindeki dağların devamı geldi zaten. Yaptığımız Peak Lenin faaliyeti ticari bir ekspedisyondu, bunu belirtmek isterim.

Faaliyet dönüşünde çok ilginç bir şey oldu: Normalde ben mezun olamıyordum. Okulu uzatmak istiyordum çünkü para veriyorlar ve tırmanıyordum. Muhteşem bir şeydi bu! Tezimi yazmamış olmama rağmen kayıt yenileme işlemleri için gittim öğrenci işlerinde mezun olduğumu öğrendim. Sonrasında askere gitmeye karar verdim. Döndükten sonra birçok tırmanıcı arkadaşım gibi iple erişim teknisyenliği işinde buldum kendimi. Bir sene kadar yoğun olarak endüstriyel dağcılık yaptım.

Hala yapıyorsunuz sanırım Cem hocam değil mi?

Altın bilezik derler ya, o hesap.

Bir yıl kadar bu sektörde çalıştıktan sonra yapmak istediğim işin kesinlikle bu olmadığına karar verdim çünkü iple erişim işi yaptığım müddetçe ne dağcılık yapabilecek ne de kendime yeterince vakit ayırabilecektim. Örnekleri çok fazla var, sen de biliyorsundur.

Sonrasında İzmir’e yerleştim, o dönemki kız arkadaşımla öyle bir karar aldık. İzmir’de ne iş yapabilirim diye düşünürken, müşterisi olarak da sevdiğim Decathlon’da çalışmaya başladım. Hem kurumsal hem de spor yanı ilgimi çekmişti. Antrenörlük yapmak istemiyordum. Antrenörlük mezunu olmama rağmen farklı bir kafa yapım vardı, liderlik vasıflarımın biraz daha ön plana çıkabileceği, potansiyelimi biraz daha kullanabileceğim bir işte çalışmak istiyordum. Bunun yolu da beyaz yakalı olmaktan geçiyordu açıkçası. 2015 yılında markanın İzmir, Gaziemir mağazasında departman müdürü olarak işe başladım. Kayak, kaykay, tenis ve koşu sporlarını yönettim. Sonrasında, Quechua ve Simond’ın da içinde bulunduğu doğa sporları departmanını yönettim. 1 yıl boyunca İzmir’de çalıştım.

Kariyerime devam ederken Simond markasına Kar Leoparı projesini sundum; proje aslında burada şekillendi. Çalıştığım firmanın o süreçte bana destek olabileceğini keşfettim diyebilirim. Raporumu hazırladım ve Türkiye’deki yöneticime sundum. Yöneticim projeyi beğendikten sonra Simond’ın Chamonix’deki merkezine ulaştırdık ve onların da hoşuna gitti. Sağ olsunlar beni Fransa’ya davet ettiler. Projemi orada kendilerine sundum, detaylardan bahsettim. “Markanın bir çalışanı olarak bunu yapmak istiyorum.” dedim. Onlar da “Bizim Türkiye’de bir sporcumuz yok, seninle Türkiye’de Simond atleti olarak çalışmak istiyoruz.” dediler ve Simond ile el sıkıştık.

“Liderlik vasıflarımın biraz daha ön plana çıkabileceği, potansiyelimi biraz daha kullanabileceğim bir işte çalışmak istiyordum.”

Kariyer olarak güzel bir uyum oluşmuştu; istediğim yerdeyim, istediğim işi yapıyorum ve sporuma destek verecekler. Projedeki diğer dağlar olan Communism ve Korzhenevskoy devreye girdi. O dağlarda sevgili Güçlü Özen bana eşlik etti. 2016 yazında, darbe girişiminin ertesi sabahı Tacikistan’a uçacaktık. Havaalanı girişinde tanklar, insanlar… “Gidemeyeceğiz galiba” derken bir anda kendimi uçakta buldum ama bu sefer Güçlü’nün gelmesi sıkıntı oldu. Ne olacak diye düşünürken ondan da iyi haber geldi. Tacikistan’da sağ salim buluştuk ama bu sefer de ülkeyi merak ediyorduk.

Güçlü Özen ile birlikte Communism zirve – Cem Manav Arşivi

Bir şekilde kendimizi o faaliyete adadık ve bir aylık ekspedisyonun sonucunda Korzhenevskoy ve Communism’in zirvesine ulaşmayı başardık. Bu zirvelere de ulaşınca geriye iki zirve kaldı. İş ciddileşti ve projeyi bitirmem gerekiyordu. Bir sonraki yıl için Khan Tengri’yi organize ettim. Yüksek irtifa faaliyetlerinin yeri bende ayrıdır. “Bir iki dağa gittik, hadi hemen yüksek irtifa yapalım!” düşüncesi çok yanlış bence. Kişinin kendinden ve doğadan kaynaklı birçok parametre var. Benim için ortalama 1 yıl süren, uzun süreli bir hazırlığı vardır.

Güçlü, Khan Tengri’yi çıktığı için ve gidecek bir partnerim olmadığından dolayı tek başıma bir ticari ekspedisyona katıldım. Ana kamplar hazır, ana kampa helikopter ile ulaştırıyorlar, sonrasında da dağın zirvesine daha önce rehberlerin döşemiş olduğu sabit hatlardan tırmanıyorsun. Yalnız tırmandım, benim için dağda en önemli yıl olabilir çünkü çok ciddi antrenmanlıydım, son 5 yılımın en iyi formuydu. Türkiye’den çıktıktan 11 gün sonra geri dönmüştüm. Muhteşem bir tecrübeydi.

Khan Tengri zirve dönüşü – Cem Manav Arşivi

Bir yandan beyaz yakalı bir yönetici olarak iş hayatınıza devam ediyor bir yanda da dağcılık faaliyetlerinizi ve sosyal hayatınızı idare ediyordunuz. Hepsini nasıl dengelediniz?

İzmir’de bir yıl çalıştıktan sonra terfi aldım ve kariyerime İstanbul’da devam ettim. Bayrampaşa mağazasında operasyon müdürü olarak çalıştıktan sonra Vadi İstanbul mağazasının kuruluşundan itibaren projeyi devraldım ve mağaza müdürü olarak görev yaptım. Senin de eski çalıştığın bir kurum Berkay, bilirsin, eğer işlerin yolundaysa ve başarılıysan sorun yoktur. İşlerim yolunda gitmese yüksek irtifa faaliyetlerinin hiçbirini yapamazdım. “Kardeşim sen önce işlerini hallet” derlerdi. Bu sporu yapabilmem için o işe ihtiyacım vardı. Mecburen işimi çok iyi yapmam gerekiyordu.

2013 Elbruz kış faaliyeti. Arka planda Ushba ve Kafkas dorukları. – Cem Manav Arşivi

Tüm bu süreçte antrenman da yapmam lazım. Saatin hiçbir önemi yoktu. Gece 12’de bile işim bitse o gün antrenmanım varsa yapmadan yatmazdım. Antrenman konusunda çok disiplinliydim. Öğle yemeğimi 15 dakikada yer, kalan 45 dakikada da koşu ya da antrenman yapardım çünkü hedeflerim çok ciddiydi. Parasal yanı da var işin, ikinci kez deneme şansım yok. Kendimle ilgili, performans açısından bir problemim olmamalıydı. Diğer problemlere diyecek lafım yok ama benden kaynaklı oluşabilecek her problemi egale etmeye çalışıyordum.

8000 metre düşündünüz mü hocam peki?

Peak Lenin Zirve – Cem Manav Arşivi

Önce bu projeyi bitirmem gerekiyor, sadece Pobeda kaldı. Geçen yıl federasyon desteğiyle Peak Lenin’e ikinci kez çıktım. Sonrasında Güçlü ile birlikte Pobeda’yı denedik fakat çeşitli nedenlerle tırmanışımız başarısız oldu. Bu projeyi bitirdikten sonra tabii ki istiyorum ben de 8000’lik bir dağa gitmeyi ama bu hangisi olur bilmiyorum. “Everest’e gideyim, dünyanın en yüksek dağına tırmanayım” gibi bir düşüncem yok, başka bir zirve olur muhtemelen. İyi bir ekip ve maddi destek olduğunda 8000’lik dağ faaliyetine gidebilirim.

Decathlon’dan ayrılışınız, İzmir’e dönüşünüz ve Climbinn’in tohumlarını ektiğiniz süreç nasıl gelişti?

Beyaz yakalı olarak geçirdiğim 5 yıl boyunca yeni sporlarla tanıştım. Snowboard öğrendim, frizbi oynamaya başladım… Tutku sporlarım çoğaldı.

Şirket içinde yapmak istediğim bazı projelerim vardı, onlara ulaşamadım bu beni mutsuz etmeye başladı. Sonrasında da şirket ile ortak paydada buluşamayınca yollarımız ayrıldı. Ani gelişen bir sonuçtu.

Tırmanış salonu projesi yıllardır aklımdaydı; yapmak istiyordum ama o sıralar sevdiğim işi yapıyordum ve güzel bir konfor alanı oluşmuştu. Aniden bütün kariyerimi bırakıp “Tamam bu işi yapıyorum!” gibi bir hareket söz konusu değildi. Ne zaman beyaz yakalı kariyerim sona erdi, o zaman “Kafandaki projeyi hayata geçirmek için bir fırsat çıktı.” dedim.

Basit bir defter çıkardım önüme, elimde bir miktar para, kafamda iki farklı seçenek vardı: Ya biriktirdiğim parayla Geyikbayırı veya Datça’dan küçük bir arazi alacak, üzerine bungalow yapacaktım ve bu sırada endüstriyel dağcılık gibi işlerle hayatıma devam edecektim ya da hayalini kurduğum projeyi hayata geçirecektim. İlk seçeneği yapmak için henüz çok genç olduğumu fark ettim. Kozmopolit şehirleri, kaosu çok sevdiğimi ve kaostan beslendiğimi fark ettim ve ikinci seçeneği devreye soktum. Bir karalama defterine bazı notlar aldığımı çok iyi hatırlıyorum. DuvarX’ten Anıl (Şarkoğlu) Abi’yi aradım. Anlattım ona, “Böyle bir projem var ne diyorsun?”. İlk sorusu “Emin misin Cem?” oldu. Güncel koşullar hakkında konuştuktan sonra “Batarsak 30 yaşında batalım, eminim.” dedim.

“Batarsak 30 yaşında batalım abi, eminim!”

Climbinn – Cem Manav Arşivi

Projeyi hayata geçireceğim yeri planlarken eski yaşadığım şehir İzmir daha cazip geldi. İstanbul’da 3 farklı tırmanış salonu var: Boulderhane, Boulderİstanbul ve DuvarX. Hepsinin lokasyonu çok iyi. İstanbul 4. ve 5. salonu da hak ediyor, o potansiyele sahip ama İzmir’de iki tane salon vardı. Bir tanesi sevgili Hakan Ertekin’in sadece kendi öğrencilerini çalıştırdığı Küçük Duvar. Diğeri de sevgili Muammer Yalçın’ın işlettiği, Zorbey Aktuyun’un da yer aldığı Mekanik Climbing. Orası daha kompakt ama muhteşem rotaların yer aldığı çok güzel bir salon, ben çok seviyorum. Tüm bunların yanında ticari hizmet verebilecek, yeni insanların geleceği, buluşma noktası olabilecek, bir şeyler yiyip içebileceği, antrenman yapıp duş alabileceği bir yere ihtiyacı vardı. Bu projeyi İzmir’de yapmaya karar verdim. O dönemde sağ olsunlar Sercan İlkbağ ve Anıl Şarkoğlu çok yardımcı oldular. Bilmem gereken her şeyi aktardılar bana.

İzmir’e geldim ve bir süre yer aradıktan sonra aradığım dükkanı buldum. Salonun tasarımını Bursalı tırmanıcı, aynı zamanda mimar olan dostum Uğur İlerigelen üstlendi. Sağ olsun beni kırmadı ve Climbinn’in tüm dokunuşlarını Uğur yaptı. Ankara, Kısa Kaya’dan Ahmet Çolak  da çok destek oldu bizlere. Proje ayağa kalkmaya başlamıştı.

Climbinn Logo

Eski tırmanıcılardan Bahadır İlverdi ile Kırklareli’de yakın arkadaşlarım Eray ve Hande’nin düğünündeydik. Sohbet arasında bana döndü ve “Climbinn çok güzel olur, ‘İçeride tırmanış’ gibi” diyerek salonun isim babası oldu. Renkleri de huzuru çağrıştırsın diye mavi ağırlıklı yaptık. Güzel oldu.

Climbinn iki ortaklı bir işletme ben kurucu ortağıyım. Diğer ortak da çok yakın arkadaşım Mehmet, şu an İzmir’de yaşıyor o da. Kendisi ile 2010 yılında Alaska’da tanışmıştık, o zamandan beri arkadaşız. Bizim sporla, camiayla hiçbir alakası yok. Sadece ben bu sporun içinde olduğum için tırmanışı biliyor. “Ben de seninle birlikte yer almak istiyorum” demesiyle bu proje hayata geçti ve inşaat süreci hızlı bir şekilde başladı. İki aylık bir inşaat sürecinden sonra, 14 Aralık’ta salonumuzu açtık. Bebeğimiz gibiydi…

“Salona her girdiğimde o kadar heyecanlanıyorum ki! Yaptığım işi gerçekten çok seviyorum.”

İnşaat sürecimiz çok güzel geçti: Sırtımda çimento da taşıdım, fayansları da döşedim, duvarlara alçıpan da yaptım. Olayın içindeydim. Kendi ellerinizle yoktan var ediyorsunuz ve bu muhteşem bir şey. İzmir için de güzel oldu. Hem sosyal hem farklı bir antrenman alternatifi oldu. İzmir için hep güzel olacağını düşündüm.

Climbinn’de bir antrenman günü – Cem Manav Arşivi

Climbinn, Bornova metrodan 7-8 dakikalık bir yürüme mesafesinde. Yaşar Doğu Üniversite kampüsünün hemen arkasında. Ege Üniversitesi’ne çok yakın ve bulunduğu muhit şu anda yeni yerleşim bölgesi olarak geçiyor. Öğrencilerin ve beyaz yakalı kesimin yoğun olarak yaşadığı bir bölge. Haliyle kiralar biraz yüksek. Ticari olarak ben bu işten büyük paralar kazanacağım diyen birinin yapabileceği bir iş değil. Bu sporu sevmeyen, gönül vermeyen birisi bu işi yapamaz. İzmir’de çok fazla tırmanan insan var, gerçekten çok fazla dağcılık kulübü var ama geçtiğimiz bir seneyi düşündüğümde düzenli antrenman yapan kemik kitlenin İstanbul’a nazaran daha az olduğunu söyleyebilirim.

“Benim esas isteğim, insanların buradan mutlu ayrılmaları.”

Climbinn’de rutin esnemek seansı – Cem Manav

Climbinn’den çıktığınızda 20 dakikada Kaynaklar’da, Sarıkaya’dasınız. O kadar yakın ki! İnsanlar kayada olmayı daha çok tercih ediyor. Dolayısıyla düzenli olarak antrenman da yapmak istiyorlar. Climbinn böyle bir hizmet sundu insanlara. Çok muhteşem işler yaptık mı? Tutamak sayımız DuvarX ve Boulderhane’ye göre çok az. Daha 1 yıl olmasından da kaynaklı olabilir. Yavaş yavaş, üstüne koyarak gidiyoruz. Çok güzel bir sosyal ortam oluştu, herkes elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyor. Uğur İzmir’e taşındı, Hakan ile birlikte çok güzel rotalar yapıyorlar. Benim ve Eyüp Selek’in yaptıkları bir yere kadar oluyordu önceden. Şu an bu isimlerin de aktif olarak katılmasıyla rota tarzlarında çok ciddi değişiklikler oldu. Yakın zamanda Moon Board’u yaptık. İstediğimiz seviyeye geliyoruz açıkçası.

Climbinn’de bir antrenman günü – Cem Manav Arşivi

Zorbey Aktuyun gibi önemli bir ismin bu şehirde olması çok değerli bizler için. Açtığı çeşit çeşit, farklı tarzda rotalarla İzmirli tırmanıcılar birçok bölgeye kavuştu. Buraya geldikten sonra bunu çok net olarak gördüm. Profesyonel kariyeri, sporculuğu ve karakteri muhteşem. Zorbey gibi birisinin İzmir’de olması çok güzel.

Hakan Ertekin gibi bir antrenör ve rota yapıcının burada olması da çok değerli. Üzücü bir olay yaşadık, İzmir depreminden sonra Hakan’ın salonu çok büyük bir hasar aldı ve bina yıkıldı. Akabinde onun öğrencileri Climbinn’de çalışmaya başladı. O da burada rota yapmaya başladı. Kötü oldu ama Climbinn için önemli bir adım oldu, Hakan’ı da salonda görmeye başladık.

Sizin binanızda herhangi bir hasar yok değil mi hocam?

Deprem anında salondaydık biz. Küçük çaplı hasarlar oldu. Onlar da binanın duvarlarında falan değil, reyonlar düştü. Depremde çok fazla insan evsiz kaldı, hayatını kaybeden çok fazla insan oldu. Ben de aktif olarak arama kurtarmada yer aldım. Duygusal açıdan bizi çok etkiledi.

Pandemi sürecini nasıl değerlendirirsiniz Cem hocam?

Bu çok şansız olduğumu düşündüğüm bir konu. 14 Aralık’ta salonu açtık, yaklaşık 3 ay sonra, 16 Mart’ta salonu geri kapattık. Büyük bir heyecanla Climbinn’i yoktan var ettik, insanların buraya gelirken mutlu olduklarını gördük. Çok güzeldi o 3 aylık süreç. Çok üzücüydü bizim için. Bu durumun getirdiği ekonomik zorluklar oldu. Ciddi bir yatırımı çok taze yapmıştık, sıcak para akışı önem arz ediyordu ama akabinde 4 ay kapalı kaldık.

Temmuz – Ağustos ayı çok kötüydü, kimse gelmiyordu neredeyse. Dükkanı erken kapatıyorduk. Ağustos sonu – Eylül itibariyle umduğumuz hareketliliği görmeye başladık. Rotaları yeniledik ve Covid kurallarına tamamen uymamız insanların güvenle gelmesine vesile oldu. Yine Covid kuralları gereği net bir kapanış saatimiz var. Öncesinde, salonda nabız iyiyse kapanış saatlerini esnetebiliyorduk. Hafta içi erken kapanışları, hafta sonu yasaklarını düşününce ve tüm bunları mesai gününe vurduğunda ayın 15 günü tamamen kapalıyız. Çalışan kitleyi mesela kaybettik çünkü 20.30’da kapatmamız gerekiyor ama adamın işi 19.30’da bitiyor. Hafta sonu çocuklarını getiren aileler de yine bu durumdan dolayı gelemiyorlar.

Salonun önü çıkmaz sokak ve ön tarafında ağaçlık bir alan var. İnsanlar kapının önüne gelip oturmayı seviyorlar. Ferah bir alan, birçok insan için bir kaçış noktası aslında. Gelip burada antrenman yapıp sosyalleşebiliyorlar. Benim esas isteğim, insanların buradan mutlu ayrılmaları. Az önce de belirttiğim gibi, ne kadar artış da olsa büyük karlar elde edebileceğin bir iş değil. İnsanların hayatına küçük de olsa bir dokunuş katmak bizi çok mutlu ediyor. Bu süreçte ülke tırmanışına ve İzmir tırmanışına elimizden geldiğince katkıda bulunmaya çalışıyoruz.

Güncel olarak güzel bir artış var ve gelenlerin çoğu spora yeni başlayanlardan. Çoğu yerin kapalı olması da buna bir etken olabilir. Pandeminin tez zamanda bitmesi diliyorum.

Ailelerin tırmanış ile ilk tanıştıkları anda tepkileri, düşünceleri neler oluyor? Nasıl bir izleniminiz oldu aile, çocuk ve tırmanış çerçevesinde?

Tırmanış ile ilgili Google’da bir arama yaptıklarında Climbinn ile karşılaşabiliyor, burayı rahatlıkla bulup gelebiliyorlar. İzmir kaya anlamında çeşitli olsa da indoor antrenman açısından zayıf, bu bir gerçek. Hem üniversitelerde duvar yok hem de kapalı alanda antrenman yapabilecekleri 2 tane mevcut.

Ailelerin, yeni insanların buraya geldiklerindeki yüz ifadeleri benim çok hoşuma gidiyor çünkü kafalarındaki şey bu olmuyor. Böyle bir ortamla karşılaşmayı düşünmüyorlar. Buraya geldiklerinde bouldering ile tanışıyorlar. İnsanların kafasındaki “Burası çok alçak, bu ne? 4 metre tırmanıp ineceğiz mi şimdi?” gibi düşünceler,  “Evet hocam haklıymışsın, çok farklıymış .” düşüncesine dönüşüyor, bu da beni mutlu ediyor.

Gelecekte çok çılgın şeyler olacak, eminim buna. Birbirimize sırt çevirmediğimiz sürece ülkemizde de çok güzel şeyler olacak. İzmir’in en sevdiğim yanı da bu: Herkes birbirine çok yardımcı oluyor. Salonda yapılacak bir iş olduğunda her yerden el kalkıyor, “Hadi yapalım” deniyor. Bir yardıma ya da desteğe ihtiyacım olduğunda toplanabilecek bir sürü insan var gerçekten.

Bu arada o kadar enerjik ve gülerek anlatıyorsunuz ki tüm bu detayları. Ben enerjiniz için ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Kaybetmeyin bu enerjiyi!

Teşekkür ederim dostum. İşimi çok seviyorum! “Ne iş yapıyorsun?” diye soruyorlar bazen. Ben hem işletmeciyim hem antrenörüm hem arkadaşım… Salonu açıp şu koltuğa oturunca ve ağaçlara bakınca çok mutlu oluyorum. Evet, ticari olarak yüksek seviyelerde değiliz, problemler çok ama inanılmaz mutluyum.

Yaz aylarında pandeminin biteceğini düşünürsek (inşallah), ileriye dönük planlarınız neler?

Önceliğimiz insanların güvenli bir şekilde buraya gelip tırmanmalarını sağlamak. Bunun yanında DuvarX ve Boulderhane’nin düzenlediği çok güzel boulder ligleri oldu. İzmir’de bunun bir örneğini yapmak istiyorum. DuvarX ile Boulderhane ile ortak bir çalışma olabilir. Mekanik ile beraber bir çalışma yapılabiliriz. Federasyon ile ortak bir şeyler olabilir. Federasyon yarışmalarını burada yapabilir mesela. Küçük bir Moonboard organizasyonu yapmak istiyorum. Benchmark derecelerden seçilecek rotaları bir hafta boyunca deneriz, en çok rotayı tırmanan kazanır gibi bir formatı olabilir. Yakın zamanda bir Moon organizasyonu yapmak istiyorum.

Climbinn’de Moonboard mesaisi – Cem Manav

Salonun federasyon yarışmalarına ev sahipliği yapması gündemde mi peki?

Pandemi başladığı sıralarda TDF Başkanı Ersan Başar ve Türkiye’deki tüm tırmanış salonu yöneticileri online bir toplantı gerçekleştirdik. Orada bu düşüncemizi ilettik ve böyle tekliflere açık olduğumuzu bildirdik.

Salonu açtığınız o ilk an neler hissettin Cem hocam?

Climbinn’in dışarıdan görünüşü – Cem Manav Arşivi

Salonu açmadan önceki gece, minderleri yerleştirmeye çalışıyoruz, malzemeler eksik onlara tamamlamaya çalışıyoruz, son rötuşlarla uğraşıyoruz ama nasıl heyecanlıyım.

Kalabalık olacağımızı düşünmüyordum; tanıdık bazı eş dost gelecek zannettik. Çok fazla insan geldi! Ağzım kulaklarımda gezdim çünkü hiç böyle bir kalabalık beklemiyordum. Dükkanı ilk gördüğüm görüntüsü ve o açıldığı günkü görüntüsünü zihnimde yan yana getiriyorum da, vay be! Dün gibi aklımda o iki kare. Birçok insanın emeği var bu salonda. Başlanılan bir projeyi sonlandırabilmek esas mesele bence. Projeler çoktur ve başlaması kolaydır ama bitirmesi…

Teşekkürler…

Sevgili Cem Manav’a değerli vaktini bizlere ayırdığı için Climbing Posts olarak çok teşekkür ederiz. Ek olarak, Climbinn’in mimari tasarımını yapan Uğur İlerigelen’e ve salonun kurulum aşamasında yer alan herkese ayrıca teşekkür ederiz.

Yazıyla ilgili bağlantılar:

Climbinn Instagram hesabı

Climbinn İnternet Sitesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir